Bir doktor muayenehanesinin bekleme odasında on dakika oturduğunuzu düşünün. Telefon yanınızda değil, elinizde bir dergi yok, duvarda yalnızca bir saat var. Çoğumuz bu on dakikanın ne kadar uzadığını, saatin ne kadar yavaş ilerlediğini bilir. Çoğumuz, ilk fırsatta bir şeye uzanırız: telefon, dergi, hatta duvardaki afiş.
Bu küçük huzursuzluk ilk bakışta önemsiz görünür. Oysa psikologlar, bu huzursuzluğun neden bu kadar güçlü olduğunu ciddi bir araştırma konusu hâline getirdi. Soru basit: Zihnimiz, dışarıdan hiçbir şey almadığı bir odada kendisiyle baş başa kalmaya neden bu kadar zor katlanıyor?
Bu yazı, bu sorunun bilimsel cevabını ve bu cevabın bugün, kaydırma çağında neden her zamankinden daha anlamlı olduğunu anlatıyor.
Bu yazıyı da okuyabilirsiniz: Yılanların Öcü'nden Bugüne: Türkiye'de Yerel İktidar ve Kayırmacılık
Odada yalnızca düşünmek: Wilson deneyi
2014'te Virginia Üniversitesi'nden Timothy Wilson ve Harvard'dan Daniel Gilbert'in de aralarında olduğu bir araştırma ekibi, bu soruyu ciddi biçimde sınadı. Çalışma Science dergisinde yayımlandı ve 11 ayrı deneyi, toplamda 700'ün üzerinde katılımcıyı kapsıyordu (özet için bkz. Harvard DASH).
Düzenek çok sadeydi. Katılımcılardan telefonlarını ve yazı malzemelerini bırakmaları istendi, sonra 6 ila 15 dakika boyunca boş bir odada yalnız bırakıldılar. Tek görevleri, kendi düşünceleriyle oyalanmaktı. Bazı deneylerde aynı süre, katılımcıların evlerinde, hiçbir dış etkinlik olmadan geçirildi (özet).
Sonuçlar çarpıcıydı. Katılımcıların yaklaşık yarısı, deneyimin hoşluğunu ölçeğin orta noktasının üzerinde değerlendirdi. Katılımcıların yüzde 89'u zihninin en azından biraz dağıldığını, yüzde 58'i düşüncelerine odaklanmanın zor olduğunu söyledi. Okumak ya da müzik dinlemek gibi sıradan dış etkinlikler ise, kendi kendine düşünmekten belirgin biçimde daha hoş bulundu (özet).
İlginç olan bir başka bulgu da, yaş, eğitim, gelir ya da akıllı telefon ve sosyal medya kullanımı gibi bireysel farkların bu deneyimi belirgin biçimde değiştirmemesiydi. Bu, sıkıntı karşısındaki huzursuzluğun belirli bir kuşağa ya da alışkanlığa özgü olmadığını düşündürüyor.
Elektrik şoku bölümü: ne oldu, ne olmadı?
Deneylerin en çok konuşulan bölümü, onuncu çalışmaydı. Katılımcılar önce hafif bir elektrik şokunu deneyip değerlendirdi. Ardından 15 dakika boyunca odada yalnız bırakıldılar ve isterlerse bir düğmeye basarak şoku yeniden alabilecekleri söylendi.
Şoku daha önce deneyen katılımcıların bir bölümü, bu şoku bir daha yaşamamak için para ödeyeceğini söylemişti. Buna rağmen, odada yalnız kalınca erkek katılımcıların yüzde 67'si, kadın katılımcıların yüzde 25'i kendine en az bir kez şok verdi (özet). Yani birçok kişi, hoşlanmadığını bildiği bir uyarıcıyı, boşluğu doldurmak için tekrar seçti.
Bu sonucu doğru okumak için iki ayrıntıyı da eklemek gerekiyor. Birincisi, katılımcıların çoğu (yüzde 57) şoku hiç seçmedi. İkincisi, şok ortalamada yalnızca hafif hoşnutsuz bir deneyim olarak derecelendirildi ve bir iki saniye sürdü. Deneyi eleştirel olarak inceleyen araştırmacılar bu nedenle, "insanlar kendilerine acı vermeyi tercih ediyor" yorumunun fazla geniş olduğunu savunuyor (Fox ve arkadaşlarının değerlendirmesi).
Bu tartışma bulguyu çürütmüyor, ona daha doğru bir yer veriyor. Yaşanan şey, insanların kendi zihinleriyle baş başa kalmaktan nefret etmesi değil. Çarpıcı olan, bir azınlığın, bu kadar küçük bir bedelle bile olsa, boşluğu bir uyarıcıyla doldurmayı seçmesi. Gündelik hayatta ise bu uyarıcı elektrik şoku değil, telefon.

Sıkıntı aslında nedir?
Gündelik dilde "sıkıldım" demek, yapacak bir şey bulamamak anlamına gelir. Bilim ise sıkıntıyı biraz farklı tanımlıyor. John Eastwood ve arkadaşları 2012'de, sıkıntıyı dikkatle ilişkilendiren bir tanım önerdi: Sıkıntı, tatmin edici bir etkinliğe katılmak istemek ama bunu yapamamanın hoş olmayan hâlidir (Eastwood ve arkadaşları, 2012).
Bu tanıma göre sıkıntının üç unsuru var. Birincisi, hem iç dünyadaki (düşünceler, duygular) hem dış dünyadaki uyaranlara dikkatimizi bağlayamıyoruz. İkincisi, bu başarısızlığın farkındayız. Üçüncüsü, nedeni çevrede arıyoruz: "Bu iş sıkıcı", "yapacak bir şey yok" (APS özeti).
Bu üçüncü unsur önemli. Sıkıntıyı çoğu zaman ortamın kusuru sayarız. Oysa tanım, sorunun bir kısmının dikkatin kendisinde olduğunu gösteriyor. Bunu "boş bir odada kalamama" bulgusuyla birleştirince şu tablo çıkıyor: Dışarıdan uyaran yoksa, zihnin kendisinden bir şey üretmesi gerekir, ve bu çoğu zaman zor bir iştir.
Wilson ve arkadaşları da olası nedenler arasında bunu sayıyor: Zihin hem düşünce üretmek hem de onu deneyimlemek zorunda kalıyor ve eğitilmemiş zihin kendiliğinden dağılıyor (özet).
Sıkıntının başka bir olumsuz duygudan ayrı bir şey olduğunu gösteren deneyler de var. Maastricht Üniversitesi'nden Chantal Nederkoorn ve arkadaşları, 69 katılımcıyı sıkıntı, üzüntü ve nötr ruh hâli koşullarına ayırdı. Hafif elektrik şoku seçeneği hepsinde açıktı. Sıkıntı koşulundakiler diğerlerinden daha çok şok seçti, üzüntü koşulundakiler ise seçmedi (özet). Yani seçilen şey genel olarak olumsuz duygudan kaçış değil, özellikle sıkıntıdan kaçıştı.
Pascal'ın odası
Bu deney anlatılırken sık sık aynı cümle hatırlatılır: Blaise Pascal'a atfedilen, insanlığın bütün sorunlarının bir odada yalnız ve sessizce oturamamaktan çıktığı sözü.
Bu söz Pascal'ın ölümünden sonra, 1670'te yayımlanan Düşünceler'deki "eğlence" (divertissement) bölümünden geliyor. Ama Pascal'ın yazdığı cümle, popüler çevirideki kadar kesin değil. Fransızca metinde "yalnız" kelimesi geçmiyor. Pascal insanın bütün sefaletinin, bir odada kıpırdamadan durmayı bilmemekten kaynaklandığını söylüyor ve hemen ardından insanların ordu komutanlığı satın alıp denize açılmayı, evde durmaya tercih ettiğini anlatıyor (bir değerlendirme).
Yani Pascal, yalnızlıktan çok huzursuzluğu anlatıyor. Ona göre bu huzursuzluk hastalığın kendisi değil, belirtisi. Asıl hastalık, ölümlü ve zayıf durumumuzun bilinci. Eğlence, bu bilinçten bizi uzak tutan oyalanmadır.
Wilson ve arkadaşlarının makalesi Pascal'dan söz etmiyor, açılış alıntısı olarak başka bir isim kullanıyor. Yine de iki metin, üç yüzyıl arayla, aynı gözleme yaklaşıyor: İnsanlar boşluğa dayanmak yerine, dışarıdan bir şeyle meşgul olmayı seçiyor. Deney, Pascal'ın felsefi iddiasını kanıtlamıyor. Ama Pascal'ın gözlemini, ölçülebilir bir soruya, yani "15 dakika boş kalmaya ne kadar dayanırız?" sorusuna çeviriyor.
Boşluğu dolduran şey: gündem
Bu bulgu bizi bu blogun asıl konusuna getiriyor. Gündem, çoğu zaman bilgi ihtiyacından çok boşluk doldurma ihtiyacına hizmet eder. Kuyrukta, asansörde, bir toplantının ilk dakikasında, elimiz kendiliğinden telefona gider ve ekranda ilk çıkan şey, en son gelişmedir.
Wilson deneylerinin ilginç bir ayrıntısı bunu destekliyor: Bazı katılımcılar talimata uymayıp odada telefonlarına bakma gibi dış etkinliklere yöneldi (Fox ve arkadaşlarının değerlendirmesi). Yani boşluğa dayanamamanın bedelini ödemek zorunda kalmasalar bile, bazı insanlar ilk imkânda boşluğu doldurdu.
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Deneyler, akıllı telefon kullanımının sıkıntıya tahammülü azalttığını göstermiyor. Hatta aynı çalışmada, akıllı telefon ve sosyal medya kullanımının deneyimi belirgin biçimde değiştirmediği bildirildi (özet). Bu yüzden telefonu suçlu ilan etmek yerine şu daha ölçülü hipotezi öne sürebiliriz: Boşluğa tahammülsüzlük eski bir insani özellik, telefon ise bu özelliğe hiç olmadığı kadar hazır bir cevap sunuyor.
Sıkıntı araştırmacısı John Eastwood da buna benzer bir uyarıda bulunuyor: Sürekli ve edilgen biçimde eğlendirilmeye alışmak, ileride daha fazla sıkılma riskini artırabilir (NBC News). Bu da gündemin bir bilgi kaynağından çok, bir dikkat ve duygu düzenleme aracı olarak ele alınması gerektiğini düşündürüyor.
Doğru soru
Bu yazı "insan kendi zihnine katlanamaz" demiyor. Deneyin gösterdiği daha ince bir şey: Dışarıdan hiçbir uyaran yokken, zihnin kendi içeriğini üretmesi ve ona dikkatini vermesi kolay değil. Katılımcıların çoğu şoku seçmedi, ama dikkat çekici bir azınlık seçti. Sıkıntı, boşluğun bir bedeli olduğunu gösteren evrensel bir sinyal.
Bu yüzden okurun elinde kalması gereken şey bir hüküm değil, bir soru: Bir sonraki boş dakikada elimiz neye uzanıyor, ve o dakikada gerçekten neyi telafi etmeye çalışıyoruz?
Bu yazı 10 yıl sonra da geçerli mi?
Evet. Haberdeki ekranlar, uygulamalar ve akışlar değişecek, "boşluğa ne kadar dayanabiliyoruz?" sorusu aynı kalacak. Deneyin ayrıntıları ise yeni araştırmalarla netleşebilir, bu yüzden yazının dayandığı bulguların güncel durumuna ara sıra bakmak gerekir.
Kaynaklar
- Wilson ve arkadaşları (2014), Just think: The challenges of the disengaged mind, Science
- Deneyin özeti ve sonuç sayıları, Simply Psychology
- Fox ve arkadaşları (2014), Is thinking really aversive?, Frontiers in Psychology
- Eastwood ve arkadaşları (2012), The Unengaged Mind, Perspectives on Psychological Science
- APS'nin sıkıntı tanımı özeti ve NBC News röportajı
- Nederkoorn ve arkadaşları (2016) çalışmasının özeti, Oxford University Press blogu
- Pascal alıntısı üzerine bir değerlendirme
yorumlar
Bu yazıda neye katılıyor, neye itiraz ediyorsunuz?
Yorumunuzu yazın ↓Henüz yorum yok. İlk sözü siz söyleyin; kısa bir not da olur.